Türklerde Hükümdarlık
Türk tarihinin bu safhasında kurulan siyasî teÅŸekküller artık “Bozkır ili” deÄŸildir. Sosyal durum, iktisadî hayat, idarî ve askerî yönlerden olduÄŸu gibi, dil, edebiyat, san’at itibariyle Türkler yeni bölge ve kültür ÅŸartlarının gerektirdiÄŸi telâkkilere de uymuÅŸlar, dolayısıyle eskisinden oldukça farklı bir hüviyete bürünmüşlerdir. Bu ÅŸartlardan biri, İslâmiyetin, dünyevî faaliyetleri de kadrolayan kitabî bir din olması, diÄŸeri de yerli halkın, İslâmî akîde ve müesseselerle birlikte, eski İran (Sâsânî) geleneklerinden bir kısmını yaÅŸamakta devam etmesidir. Türkler, yukarıda defalarca iÅŸaret edildiÄŸi gibi, doktrinci deÄŸil, fakat, tutumlarını çevrenin siyasî, içtimaî ve kültürel muhtevasına göre ayarlamakta mahir idareciler olduklarından, hâkimiyetleri esnasında, Müslüman kütlelerce alışılmış ve onları tedirgin etmeyen gelenek ve kuruluÅŸlara müdahale etmemiÅŸlerdir. Bu itibarla: Sosyal tabakalaÅŸmanın devamı, halk dili Farsça ile Kur’ân dili Arapçanın konuÅŸma ve yazışmada kullanılması, edebiyatta, dinî ve ilmî eserlerde bu dillerin geçerli olması, Türk idareciler tarafından İslâmî isimler, ünvanlar, lâkaplar alınması, mevcut hükûmet teÅŸkilâtının adları ile birlikte muhafaza edilmesi, devleti koruma hizmetine yerli unsurların iÅŸtirak ettirilmesi ve İslâmın inanç ve ideallerinin devlette hâkim bir manevî güç durumuna yükselmesi bu Türk siyasî teÅŸekküllerinin özellikleri olmuÅŸlardır.
Fakat bu Türk devletleri tam bir “İslâm devleti” de deÄŸildir. Aradaki farklar temelde ve özde olduÄŸu için önemlidir. Türk-İslâm devletinin İslâm devletinden ayrıldığı noktalar özellikle: Hükümranlık anlayışı, devlette askerî karakter, cemiyette dinî davranış, toprak rejimi ve sosyal haklarda belirir. O hâlde bu Türk devletleri İslâm dininin hâkim bulunduÄŸu ülkelerde mevcut “kültür çevresi” deÄŸerleri ile, Bozkır Türk siyasî, sosyal, hukukî örf ve geleneklerinin birbiri ile ahenkli ÅŸekilde kaynaÅŸtığı kendine has karaktere sahip teÅŸeküllerdir.
Bu kaynaÅŸma tabiatiyle pek kolay olmamış, uzunca bir geçiÅŸ merhalesini gerektirmiÅŸtir. Türklerin münferiden veya küçük âileler hâlinde hilâfet hizmetine girmeleri bir yana bırakılırsa, ilk İslâm-Türk siyasî kuruluÅŸu olan Kara-Hanlılar zamanı bu “geçiÅŸ”in devlet seviyesindeki devresini teÅŸkil eder. Gerçekten Orta Asya’da halkı yüzde yüze yakın Türk asıllı bir sahada kurulduÄŸu için siyasî, içtimaî ve hukukî yönden Türk olan bu devlet, dinî açıdan İslâmiyeti temsil etmekte, Türk-İslâm cemiyet tipine doÄŸru köprü vazifesini görmüş bulunuyordu. GeliÅŸme Selçuklularla tamamlandı. Gazneli devletinde bu sonuç alınamazdı, çünkü yabancı etnik kütle üzerinde ancak ince bir tabaka meydana getiren ve İslâm dünyasının kenarında faaliyete geçen Gazneli idarecilerinin bir yandan yerli unsura dayanmak mecburiyeti, diÄŸer taraftan siyasetlerinin daha çok dışa (Hindistan’a) dönük bulunması onları böyle bir imkândan yoksun bırakmıştı. Halbuki Selçuklu Devleti Müslüman ülkelerin ortasında kurulmuÅŸ ve bütün siyasî, iktisadî, dinî icraatı doÄŸrudan doÄŸruya bu memleketlerin meselelerine, Türk ve yerli Müslüman halkın arzu ve ihtiyaçlarının tatminine yönelmiÅŸti. Böylece, bilhassa bahis konusu “kaynaÅŸma”yı gerçekleÅŸtirmek suretiyle Türk-İslâm devlet ve cemiyetini yaratmayı baÅŸaran Büyük Selçuklu İmparatorluÄŸu zamanı, sonraki bin yıllık tarihe damgasını vuran bir “büyük çaÄŸ” vasfını taşımaktadır.
1- HÜKÜMRÂNLIK
a) Umumî Durum:
Kara-Hanlı devletinde “Arslan Han” ünvanlı “büyük hâkan” ülkenin doÄŸusunu, onun yüksek hâkimiyeti altında “BuÄŸra Han” ünvanlı diÄŸer bir han da batıyı idare ediyordu. BuÄŸra Han’lar Tamgaç (Tafgaç, Tabgaç) Han ünvanını da kullanıyorlardı. Sonra “İlig”ler ve “Tegin” diye anılan ÅŸehzadeler geliyordu. Sonuncular arasında Yınal-tegin, Yıgan-tegin gibi kademeler vardı. Tegin’likten İlig’liÄŸe, sonra BuÄŸra Hanlığa ve nihayet Arslan Han’lığa yükselmek suretiyle memleketi idare eden hânedan üyelerinden kendilerine vazife verilenler, bölgelerinin merkezlerinde (Balasagun, Özkend, Kâşgar, Sayram, İlâk, Buhâra vb.) bir miktar askerî kuvvet bulunduruyor ve merkezî hükümetin izni ile kendi adlarına para bastırıyorlardı. BaÅŸkentte hâkanlara vekalet edenler Erkin, SaÄŸun vb. gibi ünvanlar alırlardı. Başında, KaÅŸgarlıya göre, halk arasından yetiÅŸmiÅŸ “vezir”lere verilen “YuÄŸruÅŸ” ünvanlı bir zatın bulunduÄŸu bir danışma kurulu veya devlet meclisi vardı. Bu hey’et ile hâkan arasındaki irtibatı Tayangu (hâkan, ulu hâcib) saÄŸlar, memleket içi ve dışı yazılı münasebetler Bitigci tarafından, mâliye iÅŸleri Ağıcı tarafından düzenlenirdi. Görülüyor ki, Karahanlı devletinde idare Bozkır İli’nin devamı mâhiyetinde idi. Yalnız teÅŸkilâtın üst kademelerinde, eski “hâkan” yerine Arslan Han, Yabgu yerine BuÄŸra Han, Åžad yerine İlig Han gibi bazı ıstılah deÄŸiÅŸikliÄŸi olmuÅŸtu. İslâmî açıdan görülen yeniliklerde, İslâm devletinde meÅŸrûiyetin ÅŸartı olarak, hükümdarlığın halife tarafından tasdiki, ülkede halife adına hutbe okutulması, parada halifenin adının zikredilmesi, bir de, hâkanın başı üzerinde çetr (sırmalı kadifeden ÅŸemsiye hâkimiyet alâmeti idi) taşınması idi. İslâmiyeti ilk kabul eden Satuk BuÄŸra’dan itibaren hanlar Müslüman isim ve lâkapları almaÄŸa baÅŸlamışlar, fakat sultan ünvanını ancak 13. yüzyıla doÄŸru kullanmışlardır.
Kara-Hanlı devletinde hükümranlık, esasta, Bozkır İli meÅŸrûiyet prensibine dayanıyordu. 1070 yılına doÄŸru Kâşgar’da azaldığı bilinen ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig’de bu husus belirtilmektedir. Åžeriat, hilâfet gibi İslâm devletinin temel unsurlarından, Kur’an’dan, hadîsten ve dinî-hukukî İslâm müesseselerinden bahsedilmeyen ve ahalinin bir İslâm cemiyetinden ziyade Türk topluluÄŸu vasfında tanıtıldığı bu eserde meÅŸrûiyet eski Türk “kut” ve “töre” telâkkilerine dayandırılmıştır. BilindiÄŸi üzere, hükümranlığı Tanrı bağışı kabûl etmekle birlikte töre hükümleri ile sınırlayan bu anlayışın eski Hind-İran telâkkisi ile bir ilgisi mevcut deÄŸildir.
Daha ziyade mahallî bir İslâm devleti durumundaki Gazneliler de, hükümdarlığı hilâfet makamınca tasdik edilen ve halifeden çeÅŸitli lâkaplar alan Mahmûd “Sultan” ünvanı ile tevcih edilen hükümdar olmuÅŸ, sonra bu tâbir bütün İslâm devleti baÅŸkanları tarafından resmî ünvan olarak kullanılmıştır. Ancak siyasî geliÅŸme yönünden Selçuklu İmparatorluÄŸunun devamı olup ÅŸeklen de olsa onun yüksek hakimiyetinde birer idarî otorite vasfını muhafaza eden Atabeylikler ve Arap, İranî deÄŸil Türk ünvanlarının taşındığı Anadolu Türkmen Beyliklerinde “Sultan” ünvanı mevcut olmamıştır ki, bu da, bütün Orta-DoÄŸu bölgesine yayılmış çeÅŸitli siyasî kuruluÅŸların, bu arada Anadolu Selçuklu kolunun meÅŸrû hükümranlığını kendi üzerinde taşıyan Büyük Selçuklu İmparatorluÄŸunun oynadığı merkezî rolü ortaya koyar.
Selçuklular baÅŸlangıçta eski Gök-Türk devlet telâkkisi ve teÅŸkilâtının tatbikçisi olan OÄŸuz-Yabgu devletinin izinde idiler. BaÅŸta Yabgu vardı. İnal, Yınanç ve Bey ünvanlı hanedan üyeleri onun etrafında idarî sorumluluÄŸa iÅŸtirak etmekte idiler. Fakat Horasan’a geçtikten sonra deÄŸiÅŸiklikler belirdi. Gerçekten 1040 Dandanakan savaşının en önemli neticesi olarak Horasan’a Selçuklu yerleÅŸmesi Türk-İslâm devlet ve cemiyetinin teÅŸekkülünde en tesirli hâdise vasfında görünmektedir. Nişâpûr, Merv, Serahs, Tûs ve Belh gibi büyük iskân mahallerini (ÅŸehirleri ve civar köyleri) içine alan Horasan kıtası aynı zamanda kır sahalarının geniÅŸliÄŸi ve otlakları ile Bozkırlı nüfusu en iyi ÅŸekilde barındıracak bir ülke olduktan baÅŸka, Türklerin kalabalık koyun, sığır, at sürülerinden elde ettikleri mahsüller de ÅŸehirli ve köylü ihtiyaçlarını karşılaması ve yerli el sanatlarına ham madde teÅŸkil etmesi itibariyle bölge iktisadiyatını tamamlayacak mahiyette idi. Böylece Selçuklu kütlelerinin asıl göç sebepleri olan yer darlığını ortadan kaldırıp geçim sıkıntısını gideren Horasan, ayrıca, OrtaçaÄŸ dünya ticaretinin belli baÅŸlı noktalarından biri olarak da büyük deÄŸer taşıyordu. Bilhassa ana yolların birbiri ile kavuÅŸtuÄŸu Nişâpûr ÅŸehri, dolayısiyle strateji yönünden de çok önemliydi. İslâm doÄŸunun seçkin siyaset, idare, edebiyat ve ilim adamlarını yetiÅŸtiren zengin kültür merkezi Horasan, saydığımız bu özellikleri yüzünden, civar devletler arasında (Kara-Hanlılar, Sâmânîler, Gazneliler) ÅŸiddetli rekabet mevzuu olmakta ve Selçuklular için de şüphesiz eriÅŸilmesi gerekli ana hedef sayılmakta idi. Bunu teÅŸvik eden diÄŸer bir husus da Horasan ahalisinin kısmen Türk oluÅŸu idi. Selçuklulardan önce de burada Türkler yaÅŸamakta idi. Esasen tanınmış Arap yazarı El-câhiz (ölm. 869) ile El-Bîrûnî (ölm. 1051) nin kayıtlarına göre, Horasanlılar’la nehir (Ceyhun) ötesindeki Türkler arasında umumî telâkkiler ve yaÅŸayış bakımlarından büyük fark yoktu. İşte bu iktisadî, askerî, kültürel ve kavmî hususiyetleriyle Horasan kıtası, Selçuklu devletinin saÄŸlamlaÅŸmasını temin etmiÅŸ ve sonra asırlarca sürecek Orta-DoÄŸu Türk hâkimiyetinin karakterini çizmiÅŸtir.
Sosyal ve fikrî hayat itibariyle “yerleÅŸik” kültür deÄŸerlerinin yaÅŸadığı ÅŸehir ve kasabalarında Abbasî hilâfetince temsil edilen DoÄŸu - İslâm inanç ve davranışlarının hüküm sürdüğü, aynı zamanda, açıklamaÄŸa çalıştığımız geniÅŸ imkânlar dolayısıyle bu kültürün boyuna geliÅŸtiÄŸi Horasan çevresinde Bozkırlardan gelen Selçukluların devlet kurabilmeleri ancak İslâmiyetin ve mahallî hususiyetlerin deÄŸerlendirilmesi ile mümkündü ve binlerce yıllık bir idarecilik geleneÄŸine sahip Selçuklu baÅŸbuÄŸları da bunun farkında idiler. Nitekim İslâm’da ve Türklükde ortak telâkki olan adâlet ve nizama gösterilen saygı daha 1038 yılında, TuÄŸrul Beyin öncüsü sıfatı ile Nişâbûr’a gelen İbrahim Yınal’ın konuÅŸmasından anlaşılmakta idi. Yınal’a göre, o zamana kadar etrafta görülen asayiÅŸsizlik “küçük adamların” iÅŸiydi. Fakat artık “âdil padiÅŸah” TuÄŸrul Beyin idaresi sayesinde kimse nizamı bozmaya cesaret edemiyecekti. TuÄŸrul Bey Nişâbûr’a gelince, meÅŸhur kadı Sâid’in tavsiyelerini dinledi ve iÅŸlerin düzelmesini Ebu’l-Kaasım’ul-Kevbanî adlı bir idare adamına havale etti. Bu zatın ilk Selçuklu veziri olarak gösterilmesi ve arkasından diÄŸer yerli vezirlerin iÅŸ başına getirilmeleriyle de beliriyor ki, Horasan’da ÅŸerîatı ve teÅŸkilât gelenekleri ile bir doÄŸu-İslâm devletinin temelleri atılmakta idi. TuÄŸrul Bey “sultan” ünvanını almış, İslâm ad ve lâkapları kullanmaÄŸa baÅŸlamış, OÄŸuz “Yabgu” ünvanı yerine “melik” tabiri geçmiÅŸ ve hükûmet İslâm örneÄŸine göre teÅŸkilâtlandırılmaÄŸa baÅŸlanmıştır.
b) İslâm Âmme (Kamu) Hukukunda Değişiklik:
Fakat bu devletin, hilâfet merkezine uzaklığı yüzünden aynı bölgelerde meydana çıkan Tahirîler, Saffarîler ve Sâmânîler gibi Müslüman- İranlı devletlerden çok farklı yanları vardı. AÅŸağıda açıklayacağımız Türk özellikleri dışında, bu fark baÅŸta hükümranlık anlayışında görülüyordu: BilindiÄŸi üzere İslâmiyette devlet baÅŸkanı (halife), Allah’ın elçisi (resûl) olan Peygamberimize vekillik ettiÄŸi için “bütün Müslümanların başı” (Emîr’ül-mü’minin) diye anılır ve o, insanların dünya ve ahiret bütün iÅŸleri dahil, kâinat nizamının, Allah Kelâmı (Kur’ân)nın emir ve nehiyleri (ÅŸerîat) dairesinde, idaresinden sorumlu bulunurdu. Halbuki Türk hükümdarı Tanrı bağışı “kut” yolu ile yalnız yeryüzündeki insanları idare etmekle vazifeli idi. İşte hâkimiyet anlayışındaki bu ayrılık İslâm tarihinde ilk defa Büyük Selçuklu İmparatorluÄŸu çağında ortaya çıkmış ve Türk hükümdarları dünyayı idare etme salâhiyetini halifeye devretmiyerek kendi uhdelerinde muhafaza etmiÅŸlerdir. Daha önceki İslâm devletlerinde, hatta Gaznelilerde bile devlet baÅŸkanları “İslâm halifesine baÄŸlı birer Müslüman emir” durumunda iken ve halifenin yüksek otoritesini tanıyarak her türlü icraatında dinî hükümler çerçevesinde kalmaya, dünya meselelerini de ÅŸeriat ahkâmına göre yürütmeye gayret ederlerken, Selçuklu sultanları hürmette kusur etmedikleri halifeyi sadece muhterem bir vatandaÅŸ addediyorlar ve hilâfet baÅŸkenti BaÄŸdad’a Türk imparatorluÄŸunun bir ÅŸehri gözü ile bakıyorlardı. Bozkır Türk devletlerince (Gök- Türkler, Hazarlar vb.) dinî tolerans ÅŸeklinde, hattâ kara-Hanlılar’da Türk meÅŸrûiyet prensibi olarak görülen, dünya iÅŸlerinin din iÅŸlerinden ayrı tutulmasından ibaret bu eski Türk geleneÄŸi 1055′de BaÄŸdad’a giren Sultan TuÄŸrul Beyin, halife El-Kaaim bi’emrillah’ın para ve erzak tahsisatını artırarak, saltanat meselelerini kendi üzerine alması ile fiilen yürürlüğe konmuÅŸ, böylece İslâm âmme hukukunda çok önemli bir deÄŸiÅŸiklik meydana gelmiÅŸtir ki, halife ile sultanı, biri dinî, öteki dünyevî olmak üzere birbirine denk iki baÅŸ kabûl eden bu yeni anlayışa göre, Türk hükümdarı artık “halifeye baÄŸlı bir Müslüman emiri” deÄŸil, fakat saltanatın gerçek sahibi ve dünya iÅŸlerinden tek sorumlu ÅŸahıs idi. Yalnız ÅŸeriat ile meÅŸgul olan halifeler ise merkezî hükûmet tarafından kendilerine verilen araziden geçim ve gelirlerini saÄŸlıyorlardı ve hattâ zaman zaman halifenin sultan tarafından tanınması gerekiyordu. Abbasî halifesinin dünya iÅŸlerinden uzak tutulması hususunun, Selçuklulardan önce Buveyhîler idaresinde tatbik edildiÄŸi, dolayısı ile halifenin buna esasen yabancı olmadığı görüşü meseleyi açıklamaya kâfi deÄŸildir. Sünnî Abbasî hilâfeti ÅŸiarına itibar etmeyeceÄŸi tabiî olan Åžiî Buveyhî devletinin, gerçekte, İslâm âmme hukukuna göre, bir “emir”i durumunda bulunduÄŸu Mısır’daki ÅŸiî Fâtimî halifesinin direktiflerinden harice çıkamayacağı unutulmamalıdır. Şüphesiz ne Buveyhîler, ne de yukarıda adlarını sıraladığımız İslâm devletleri bugün “lâiklik” diyebileceÄŸimiz kavram ile ilgili bir fikrî esasa sahip deÄŸildirler. Selçuklularda ise, dinî tolerans sınırlarını çok aÅŸan bu tatbikat Sultan TuÄŸrul Beyin BaÄŸdad’da hilâfet sarayında ihtiÅŸamlı bir tören ile halife tarafından “Dünya hükümdarı” ilân edilmesi (20 Ocak 1058) ile meÅŸrûiyet yönünden tescil edilmiÅŸ oldu. Bundan dolayı Sultan MelikÅŸah medenî hukuka ait yeni kanunlar çıkarabiliyordu. Ülkeye geniÅŸ ölçüde vicdan hürriyeti getiren bu prensip bir yandan ilim, fikir ve edebiyat sahalarında serbest geliÅŸmeye daha çok imkan vermiÅŸ, bir yandan da İslâm memleketlerindeki çeÅŸitli mezhep, tarikat mensupları ile, gayri Müslim unsurların (Zımmîlerin) İslâmî hukuk kaidelerine tâbi olmak mecburiyetlerini hafiflettiÄŸi için, devlet sınırları içinde Hıristiyan, Gürcü, Ermeni, Süryanî, Pavlikyan, Musevî bölgelerindeki kalabalık teb’anın devlete baÄŸlanmasına büyük ölçüde yardım etmiÅŸtir. Bu durum özellikle 12. yüzyıla doÄŸru Orta-DoÄŸu siyasî haritasında dikkati çekecek kadar belirlidir. Selçuklulardan önceki doÄŸu-İslâm dünyasında: Mâveraünnehir ve Horasan’ın bir kısmında Sâmânîler, Sistan’da Saffârîler, Fars’da Åžebânkâre, Curcân havalisinde Sîmcûrîler ve Ziyarîler, Mâzenderan’da Bâvendîler, Rüstemdâr’da Pâdûspânî’ler, Nihavend’de Hasenveyhîler, İsfahan’da ve Hemedân’da Kâkûyîler, Åžirvan’da ÅživanÅŸahlar, Erranda Åžeddadiler, derbend’de Hâşimîler, Kuzey Suriye’de Hamdânîler, Musul’da Ukaylîler, Diyarbakır ve Meyyâfârikîn’de Mervânîler, Haleb’de Mirdâsîler, Hille’de Mezyedîler ve BaÄŸdad ile Irak-ı Arab’da Buveyhîler gibi birbirine karşı cephe almış mahalli hâkimiyetlerin yarattığı siyasî düşmanlık ve aynı zamanda türlü inanç ve mezheplerin halk arasında meydana getirdiÄŸi münaferet ile, Selçuklu İmparatorluÄŸunun geliÅŸtiÄŸi zamanlardaki siyasî ve mânevî birlik Kutadgu-Bilig’deki Türk Beyi (hükümdarı) hakkındaki tavsifin en iyi ifadesidir. Tarihî kaynaklarda çoÄŸu “Es-sultan’ül-âdil” diye anılan Türk devlet baÅŸkanları, hak ve adâlet kanunlarını yürütmekte oldukları için türlü din, mezhep ve telâkkiye baÄŸlı kütleler huzur içinde günlük hayatlarını devam ettiriyorlardı. İmparatorlukta ve diÄŸer Türk-İslâm siyasî teÅŸekküllerinde-halkın dinî duygusunun tahriki ile meydana gelen Babaî İsyanı (1239) ile istilacı MoÄŸollara karşı direnme gayretleri dışında- görülen bazı iç mücadele hareketleri, bilindiÄŸi üzere, bilhassa ÅŸehzadeler arasında beliren hâkimiyet ihtisasının sonucu idi ve Türk hükümranlığındaki “kut” prensibi dolayısiyle halk bu gibi meselelerle fazla ilgilenmiyordu.
Buna karşılık, Selçuklu İmparatorluÄŸu parçalandığı zaman, idarenin zaafından faydalanarak eski dünyevî iktidarı tekrar kurmak isteyen halifelerin Irak Selçuklu devletinin yıkılışında ve bilhassa halife En-Nâsır li-dinillah (1179-1229) in HarzemÅŸah imparatorluÄŸunun çöküşü, İslâm-Türk ülkelerinin MoÄŸol istilâsı altına düşüşünde oynadıkları menfi rol hatırlanmaya deÄŸer. DiÄŸer taraftan Mısır Türk Sultanı Baybars Abbasî âilesinden birini (El- Mustansir bi’llah) hilâfet tahtına oturtmuÅŸ (1261), Delhi sultanlığında da aynı “lâik” görüş yürürlükte kalmıştır. Ala’üd-din Kalaç’a göre, devlet ile ÅŸerîat ayrı ÅŸeyler olup, biri hükümdara, diÄŸeri kadı ve müftîlere âit iÅŸlerdir. Netice olarak, Türklerin İslâm dünyasına getirdiÄŸi bu prensip, yâni âmme menfaatlerini korumakla vazifeli devlet otoritesinin her ÅŸeyden üstün olduÄŸu düşüncesi, bütün Türk-İslâm devletlerinde hâkim olmuÅŸ, tamamiyle ÅŸeklî mahiyette saltanatları tasdik, hil’atler, ünvan vermekle yetinen hâlifeler dünya iÅŸlerine karıştırılmamıştır.
Hükümranlık bahsinde sultan zevcelerinin durumu da dikkat çekicidir. İslâm âmme hukukunda yeri olmayan hâtunların Türk-İslâm devletlerinde eski Türk geleneÄŸi icabı otoritelerini yürütmeÄŸe çalıştıkları görülür. Meselâ TuÄŸrul Beyin hanımının bu ünlü sultan üzerindeki nüfûzu kaynaklarda belirtilmiÅŸtir. Sultan MelikÅŸah’ın zevcesi, Kara-Hanlı prensesi, Celâliye (Terken) Hâtun da devlet idaresinde çok tesirli idi. Siyasî temasların bazan önce bu hâtunla yapılarak olgunlaÅŸtırdığı bilinmektedir. Kaynaklar bu hâtunun ayrı bir dîvânı (hükümet) olduÄŸunu da kaydederler. Fakat bu yönden HarezmÅŸah Alâ’üd-din TekiÅŸ’in hanımı ve Alâ’üd’in Muhammed HarezmÅŸah’ın annesi, Kanglı prensesi, Terken Hâtun bilhassa önemlidir: Ayrı Dîvân’ı, ayrı sarayı vardı ve sultanın emirleri bu hâtunun imzası olmadan geçerli sayılmıyordu. HarezmÅŸah Muhammed, iktidarının sonlarına doÄŸru Semerkand’a çekilerek çekilerek baÅŸkenti Gürgenc’i ona bırakmak zorunda kalmıştı.
c) Cihân Hakimiyeti
Bozkır Türk devleti baÅŸkanının vazifelerinden sayılan “cihana hâkim olma” düşüncesi Türk-İslâm devletlerinde de yaÅŸamakta idi. OÄŸuz Kagan destanından ve Uygur hükümdar ailesinin menÅŸei efsanesinden baÅŸka Batı Hun İmparatoru Atillâ, Hun BaÅŸbuÄŸu Uldız, Gök-Türk sınır kumandanı Türk-ÅŸad haklarındaki tarihî vesikalarda ve Orhun kitabelerinde görülen “GüneÅŸin doÄŸduÄŸu yerden battığı yere kadar” dünyanın, töreye göre, Türk hükümdarı tarafından idare edilmesi ülküsü olan eski Türk cihan hâkimiyeti düşüncesi Selçuklu çevresinde bütün canlılığını muhafaza ediyordu. Eserini 11. asrın 2. yarısında yazmış olan Kâşgarlı Mahmûd şöyle demektedir: “Tanrı devlet güneÅŸini Türklerin burcunda doÄŸdurmuÅŸ, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır. Peygamberimizin: “Benim Türk adında bir ordum vardır” dediÄŸini nakleden Kâşgarlı’ya göre, “Türk” adı Tanrı tarafından verilmiÅŸtir. O zamanın umumî efkarında yaygın olduÄŸu anlaşılan bu düşüncenin siyasî sahalarda da yankıları görülmekte idi. TuÄŸrul Beyden sonra, yine halife tarafından doÄŸunun ve batının hâkimi ilân edilen Büyük Sultan MelikÅŸah (25 Nisan 1088) ölümünden az önce BaÄŸdad’da topladığı harp meclisinde Mısır’ın ve bütün MaÄŸrip kıtasının zaptını plânlıyor, oÄŸlu Sultan Sencer de halifeye gönderdiÄŸi 1133 tarihli mektubunda “Ulu Tanrının lütfu ile cihan padiÅŸahlığına yükseldiÄŸini” yazıyordu. DiÄŸer taraftan Muhammed HarezmÅŸah Suriye, Mısır ve civarının zaptını tasarlıyordu.
Feth edilecek ülkelerin önceden hânedan üyeleri arasında bölüştürülmesi de cihan hakimiyeti ülküsünün tatbikatından idi. OÄŸuz destanındaki ok motifi, Uygur efsanesinde kardeÅŸlerin belli bölgelere sevk edilmesi, Gök- Türk kitâbelerinde, zaptı düşünülen istikamete prensler tâyini ile, Selçukluların Dandanakan savaşının hemen arkasından toplanan mecliste fütûhat yönlerinin ve buralara gönderilecek baÅŸbuÄŸların seçilmesi arasında bir aynîlik mevcuttur. Ayrıca, Selçuklu idaresi tarafından ÅŸuurlu bir ÅŸekilde batıya, Bizans sınırlarına yığılan ve son derece önemli tarihî sonuçlar veren Türkmen göçlerinin mümkün kıldığı Malazgirt muharebesini takiben Anadolu’nun fethi de aynı ülkünün zafer halkalarından biridir.
BilindiÄŸi üzere, bütün insanlığa şâmil olan semavî dinlerden her birinin gayesi, itikatlarını her tarafa yaymak suretiyle dünyayı kendi iman sistemleri kadrosuna almak olduÄŸundan, İslâm halifelerinin vazifesi de insanları İslâm dininin kardeÅŸlik bayrağı altında toplamaktı. Ancak cihan hâkimiyeti ile bu dinlerdeki telâkki arasında yine esastan bir fark vardır. Dinlerde insanların kardeÅŸliÄŸi ve hak eÅŸitliÄŸi her dinin kendi îman ÅŸartları ve âmel-kaidelerine baÄŸlanmakta ve mesela İslâmiyet ve Hıristiyanlık dışında kalanlar ikinci dereceden insanlar sayılmakta iken, Gök-Türk kitâbelerinde açıkça ifade olunduÄŸu üzere, Türk anlayışında, yeryüzünde mevcut insan cinsi bir bütün olarak göz önüne alınıp, topluluklar arasında sosyal, kültürel, dinî herhangi bir kademe kabul edilmemekte ve herkese eÅŸit muamele, hak ve adalet tanınmaktadır. İslâm devletlerinde feth edilen ülkeler İslâm dinine döndürülmeÄŸe ve Kur’an dili Arapçanın yayılmasına çalışıldığı ve bu, bir vazife olduÄŸu halde, Türk-İslâm devletlerinde çeÅŸitli din ve mezhepten kütlelerin, kültürlerine müdahale edilmeksizin yaÅŸamalarının saÄŸlanması, Selçuklulardan itibaren bütün Türk İslâm siyasî teÅŸekküllerinde görülen Türk hükümranlığına cihan hâkimiyeti prensibinin özelliÄŸi mahiyetindedir.
d) Ülkenin Taksimi Meselesi
İslâm-Türk devletlerinde ülkeden bir bölgenin idaresi verilen hânedan üyeleri “melik” diye anılırlardı. Bunlar imparatorluk baÅŸkentindekine benzer bir hükümet kuruluÅŸuna, dolayısıyle ayrı “vezir”lere, atabeylere, ayrı askerî kuvvetlere sahip olmakla, halife, sultan ve kendi adlarına hutbe okutmakla, “nevbet” çaldırmakla ve izne baÄŸlı olarak para bastırmakla beraber, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlar, re’sen idare ettikleri savaÅŸlarını ve siyasî temaslarını, imparatorlukça düzenlenen ana siyaset çerçevesinde yürütürlerdi. Aksi hareket edenler tâkibata uÄŸrardı. Melikler deÄŸiÅŸtikçe veya bölgelerinde daralma veya geniÅŸleme oldukça vazife, yetki ve sahalarına ait fermanların sultan tarafından yenilenmesi lazımdı. Veliahdlık müessesesi “Bozkır” devresinden beri (babadan oÄŸula, oÄŸul sabî ise, kardeÅŸe) devam etmekle birlikte, hânedan mensupları âileden intikal eden “kut”un kendilerinde de mevcut olduÄŸu düşüncesi ile yüksek iktidarı almak gayretine giriÅŸirlerdi ki, huzursuzluklara yol açan bu mücadeleler sonunda tahta fiilen hakim olanın gerçek “kut” ile donatılmış bulunduÄŸu inancı ile onun etrafında toparlanırlardı. Böylece gerçekleÅŸmiÅŸ bir düzene karşı direnenler “asî” sayılarak te’dibine çalışılırdı. Bu itibarla Kara Hanlılar’da, Selçuklularda ve HarezmÅŸahlarda sık görülen taht kavgalarının mekanizması yanlış tefsir edilmemeli ve mustakâr devlet nizamının kurulduÄŸu zamanlarda çeÅŸitli bölgelerin başında bulunan hânedan üyeleri, yüksek otoriteye baÄŸlı melikler olarak, imparatorluÄŸun idaresinde ve fütûhatta ortaklaÅŸa mes’uliyet taşıyan idareciler sayılmalıdır. Nitekim Sultan MelikÅŸah’ın vefatı (1092) ile merkezde iktidar boÅŸluÄŸu hasıl oluncaya kadar imparatorlukta hükümranlık zedelenmiÅŸ, devlet bütünlüğü bozulmamış, hattâ bir nesil sonra bile Büyük Sultan Sencer Anadolu Selçuklu hükûmetini hukuken kendine baÄŸlı düşünmüş, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan 1185 sıralarında ülkesini 11 oÄŸlu arasında “bölüştürdüğü” halde, Anadolu 11 devlete ayrılmamıştır. Ancak, tıpkı Bozkır ilinde olduÄŸu gibi, merkezî iktidar ortadan kalktığı veya devlet istiklâlini kaybettiÄŸi zamanlarda parçalanma görülmektedir. İslâm dünyasında 4 Selçuklu devleti, DoÄŸu Anadolu Türkmen Beylikleri merkezî iktidar zaafa uÄŸrayıp çöktüğü için meydana gelmiÅŸler, sonraki Anadolu Beylikleri de Anadolu Selçuklu devletinin MoÄŸol tahakkümü altına düşmesi üzerine bu istilacıları uzun müddet tanımaÄŸa razı olmayan uc Türkmenleri tarafından geliÅŸtirilmiÅŸlerdir; tıpkı 630 yılında Çin hakimiyetine giren Gök-Türk devleti içinde, kendi baÅŸlarına devletler kurmaÄŸa giriÅŸen Hazarlar, OÄŸuzlar, Karluklar, TürgiÅŸler gibi.
Yalnız Hindistan’da ve Mısır’da durum biraz farklı görünmektedir. Delhi sultanlığında idare başına birbiri arkasından birkaç aile gelmiÅŸ, Mısır devletinde de kabiliyetli ÅŸahsiyetler ordunun tasvibi ile sultanlığa yükselmiÅŸ ve ancak Kalavun’dan sonra devamlı hânedan kurulabilmiÅŸtir. Bunlar herhalde, birinin Türkistan’dan diÄŸerinin Kıpçak Bozkırlarından devamlı olarak gelen kuvvetlerle beslenmenin sonucu devlette yeni yeni güçlerin meydana çıkması ile açıklanabilir. Nitekim Tolunlular ve AkÅŸidliler (İhşîdîler) böyle bir ikmâl desteÄŸinden mahrum oldukları için ömürleri kısa sürmüş, buna karşılık Selçukluların ilk devirlerinde çok kalabalık Türkmen kütlelerinin batıya akışları (yalnız Anadolu’ya 550-600 bin kiÅŸi civarında) burada Türk devletinin istikrarını saÄŸladığı gibi Anadolu’nun çabucak TürkmenleÅŸmesini mümkün kılmış, fakat Orta Asya’da Timur iktidarının kurduÄŸu baraj yüzünden ikmâlsiz kalan Delhi sultanlığında hâkimiyet yabancılara geçmiÅŸtir. Mısır’da ise gittikçe azınlıkta kalan Türk unsuruna karşılık bilhassa Çerkeslerin çoÄŸalması iktidarın Çerkes Kölemenlerine geçmesi sonucunu vermiÅŸtir.










Yorum Yap