Alparslan TürkeÅŸ’in Milliyetcilik Anlayışı
1- Türk Adı ve Kavramı
Türk milleti tarihin en eski milletlerinden birisidir. Bu milletin adı olan “Türk” sözü ise eski çaÄŸlardan bu yana kullanılmaktadır. O dönemlerde atalarımızın “yazılı belge” bırakma geleneÄŸi bulunmadığı için. Türkler hakkındaki ilk bilgiler Çın kaynaklarında yer almaktadır. Bu konudaki eski belgeler, Çin hükümdar yıllıklarında bulunmaktadır. Buna göre, belgelere dayanan tarihi kaynaklar ilk Türk devletinin Büyük Hun İmparatorluÄŸu olduÄŸunu göstermektedir. Bu da M.Ö. 209 tarihidir. Büyük Hun Devleti gibi dönemin eÅŸsiz teÅŸkilatlarından birisini hazırlayan bir kültürün, bir medeniyetin olması tabiidir. Bunun yanı sıra, daha önceki çaÄŸlarda varlığı bilinen Sakalar veya İskitler’in, Türklerin kurduÄŸu ilk devletlerden biri olduÄŸu yolunda bazı ılım adamlarının görüşleri de mevcuttur. Ancak bunlar hakkında belgelere dayalı bilgi bulunmamaktadır.
Türklerin anayurdu olarak Türkistan’ın kuzey bölgelerindeki Altay DaÄŸları ile Orhun Irmağı’nın mecrası ve kıyıları gösterilmektedir. Fakat daha sonra Hazar Gölü ile Çin seddi’nin batısında bulunan çöle kadar yayılan Türkler, bugün tarihçilerin Ortaasya veya Türkistan dedikleri bölgeleri vatan yapmışlardır.
Bilinen tarihi seyir sonucunda Türkler bu vatana, Balkanlar, Anadolu, Karadeniz’in kuzeyi. OrtadoÄŸu’nun bir bölümü, Kafkasya ve Sibirya’nın güney bölgelerini de katmışlardır. Türk adı ve kavramı; tertemiz bir saflığın, doÄŸruluÄŸun, iyiliÄŸin, yüksek ahlakın, bilgi ve aklın, bilime ve bilim adamına saygının, gücün, kuvvetin, disiplinin ve bütün bunların tabii bir sonucu olan teÅŸkilatçılığın tarifi olmuÅŸtur.
2- Millet ve Milliyetçilik:
Ernest Renan’ın 1890′larda yaptığı tarife göre, millet; “ortak geçmiÅŸi olan ve birlikte yaÅŸama arzusu gösteren insan topluluÄŸudur.” Renan’ın bu tarifi, dünyadaki bilim adamlarınca en kısa ve özlü tanım olarak kabul görmüştür.
Milliyetçilik ise. kısa, basit ve öz olarak, “ferdin mensubiyet duyduÄŸu kendi milletine ve onun deÄŸerler manzumesine, aÅŸkla, imanla baÄŸlanması ve bu deÄŸerleri yüceltmek için çaba göstermesi” ÅŸeklinde özetlenebilir. Burada milliyetçiliÄŸin özelliklerini de kısaca belirtmekte fayda umuyoruz.
a- Milliyetçilik, akılcıdır. Mantığa, adalete ve sosyal dayanışmaya özel bir önem veren fikir sistemidir.
b- İdealizmi ve insanlığın mutluluğunu esas alan bir iyimserliğe sahiptir.
c- Sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır. Dolayısıyla insanlarda kan aranmaz, ruh ve imana önem verilir.
d-Halkın hür iradesinin hakim olmasını arzu eder. Kendi milletinin yanı sıra, diğer milletlerin de hür olarak yaşamasını benimser. Köleliği reddeder, sömürü ve emperyalizme şiddetle karşıdır ve en önemli özelliklerinden birisi de demokrat oluşudur.
e- Bütün milletlerin yaratılış ve istidatlar yönünden eşit olduğuna inanır. Üstün millet-aşağı millet faraziyelerini kesinlikle reddeder.
f- Milliyetçilik, şuura, bilgiye, ilme dayanır. Başta kendi milleti tarafından vücuda getirilen medeniyet olmak üzere bütün medeniyetlere saygı duyar.
g- Milliyetçilik, sahip bulunduğu bu özelliklerin ancak demokratik düzende gelişip serpileceğine inanır.
3- Milli Hakimiyet
20. yüzyıl baÅŸlarında Türk Amme Hukuku’na giren önemli yeniliklerden birisi de milli hakimiyet kavramıdır. Bu kavram, millet tarafından devlete verilen iktidar gücü olarak da tanımlanabilir. Hakimiyetin kiÅŸi, hanedan veya bir zümre yerine, bütün millete ait olmasıdır. Millet ise kendini oluÅŸturan kiÅŸilerin üstünde, onlardan ayrı ve bağımsız bir varlıktır. Dolayısıyla siyasi iktidarı elinde bulunduranlar, söz konusu iktidarın sahibi deÄŸildirler. Bu güçlerini hakimiyetin asıl sahibi olan millet adına kullanırlar. Bu kavram Milli Mücadele liderleri tarafından 1789 Fransız İnsan ve VatandaÅŸ Haklan Beyannamesi’nden alınarak Türk devlet hayatına kazandırılmıştır.
Milletin hakimiyeti kullanabilmesi için bir “meclis”e ihtiyaç bulunuyordu. Bu da Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Mustafa Kemal milli hakimiyet kavramını devlet hayatına geçirirken, Türk milletine istinad ediyordu. Bu anlayıştan hareketle Atatürk ilkeleri denilen sisteme milliyetçilik kavramını almıştır. Mustafa Kemal, milliyetçilik mefkuresini siyasi anlamdan da ayırmıştır.
Son dönemlerde yetiÅŸen bilim adamları milliyetçiliÄŸi “modern bilime ve marksizme göre milliyetçilik” olarak iki ayrı grupta deÄŸerlendirmiÅŸlerdir. Modern bilime göre milliyetçiliÄŸi sosyolojik, kültürel, ideolojik ve doktriner milliyetçilik ÅŸubelerine ayırmak mümkündür.
4- Milliyetçiliğin Tasnifi
a- Sosyolojik Milliyetçilik:
Duyguya, hisse, aÅŸka dayanır. Bir millete mensup fertlerin kendi milletine karşı beslediÄŸi baÄŸlılık duygusu ve ÅŸuurudur. Sosyologlar, fertlerin mensup oldukları topluluÄŸa baÄŸlılık duygusuna “zümre ÅŸuuru, zümre hissi, zümre hissiyati” gibi adlar vermektedirler. Bu ÅŸekilde birbirine baÄŸlı fert ve ailelerin, toplulukların duydukları mensubiyet ÅŸuuru sonucunda kavimler ve milletler meydana gelmiÅŸtir, medeniyetin geliÅŸmesinin ;emelini de bu duygu ve düşünceler meydana getirmiÅŸtir.
Atatürk bu konuda şunları söylüyor;
“Biz doÄŸrudan doÄŸruya miliyetperveriz. Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetin dayanağı Türk kültüm ile ne kadar dolu olursa, o topluluÄŸu dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”
“Milletimiz sahip olduÄŸu vasıfları ve liyakatim, hükümetinin yeni ismiyle, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla göstermeyi baÅŸaracaktır. Türkiye Cumhuriyeti, cihanda tuttuÄŸu mevkie layık olduÄŸunu, eserleriyle isbat edecektir.”
b- Kültür Milliyetçiliği
Bir milletin siyasi, askeri ve medeniyet tarihini, yani hukukundan devlet anlayışına, sanatından ekonomisine kadar bütün alanların, ilmi ölçülere göre incelenmesi ve bu gerçeklerin milletin fertleri tarafından özümsenerek zihinlere nakşedilmesidir.
Mustafa Kemal’in bu konudaki sözleri de bize ışık tutmaktadır;
“Milliyet davası, ÅŸuursuz ve ölçüsüz bir dava tarzında düşünülmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce ÅŸuurlu bir mefkure meselesidir.”
Kültür milliyetçiliğinin ön şartı, sosyolojik milliyetçiliktir.Çünkü ruhen ve aşk ile milletini sevmeyen bir insanın, ilmi gerçekleri şuurlu bir şekilde kabul etmesi, benimsemesi düşünelemez. Milliyetçiliğe göre, maddi ve manevi gelişme için milletlerarası kültür alış veriş son derece tabiidir. İnsanların, serbest düşüncenin tabii bir sonucu olan modern bilim ile yeni hakikatlere ulaşacaklarını kabul eder.
c- İdeolojik Milliyetçilik:
Siyasi ve sosyal bir doktrini olan bir hükümetin, parti, dernek veya sendikanın hareketlerin; yön veren düşünce ve görüşler sistemidir. Buna : siyaset veya politika da denilebilir.
Atatürk’ün ÅŸu sözleri ideolojik milliyetçiliÄŸi çok güzel ifade ediyor; “Bizim milletimiz derin bir geçmiÅŸe maliktir. Bu düşünce, bizi elbette altı-yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuklu Türklerine ve ondan evvelki dönemlerin her birine eÅŸit olan büyük Türk devletlerine kavuÅŸturur. Türk çocuÄŸu ecdadını tanıdıkça daha büyük iÅŸler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
d- Doktriner Milliyetçilik:
Milletlerin, meşru bir yönetim şekli ve belli bir program dahilinde kendi kendilerim yönetme esasına dayanır.
Buna göre, hükümranlık hakkı millete aittir. Hiçbir fert ve grubun millete dayanmayan bir otoriteye sahip bulunamayacağı ve milletlerin kendi kaderini tayın etme hakkına sahip olacağı ilkesidir. Milliyetçilik, sağcı ve solculuğun tamamen dışındadır ve bunlarla hiçbir ilgisi yoktur.
Atatürk şöyle der; “Hakimiyet milletin tamamına aittir. Demokrasi prensibi, milli hakimiyet prensibine dönüşmüştür.” “Mecliste yoÄŸunlaÅŸan milli iradenin fiilen vatanın mukadderatını ele almış olduÄŸunu kabul etmek temci prensiptir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir kuvvet yoktur .”
“Milli iradeye dayanarak Türkiye’nin mukadderatını elinde tutan meÅŸru w müstakil tek hakim kuvvet Büyük Millet Meclisi’dir.”
5- Milliyetçiliğe Düşman Unsurlar:
MilliyetçiliÄŸe düşman olan fikirlerin başında marksizm gelir. ‘Marksizm, modern bilimin ortaya koyduÄŸu ÅŸekilde yani, “ortak geçmiÅŸi olan ve birlikte yaÅŸama arzusu gösteren insan topluluÄŸu” ÅŸeklinde tanımı ve millet kavramını reddeder. Dünya tarihini “sömüren ve sömürülen” sınıfların mücadelesi olarak ele alır. Dolayısıyla milliyetçilik duygu ve kavramını reddeder.
Bunun yanı sıra marksizmin, milliyetçiliği; ırkçılık, şovenizm (kendi milletinin kusurlarını ve başka milletlerin olumlu taraflarını görmeme), irredantizm (Rus, Sırp ve Yahudilerin günümüzde uyguladığı saldırgan milliyetçilik), sağcılık, aşırı sağcılık, Turancılık (dünyadaki Türklerin ortak bir medeniyete mensup olduklarına inanma ve bunlara sempati gösterme) gibi modern bilimin kesin hatlarla birbirinden ayırdığı kavramları kaşıdı olarak tahrif eder ve bunların tamamım milliyetçilik içinde mütalaa eder.
Marksizmin kurucuları Marks ve Engels, Komünist Beyannamesinde millet ve milliyet kavramlarını birer burjuva uydurması olarak gördüklerini ve işçilerin vatansız olduÄŸunu, dünyanın işçiler ve burjuvalar olmak üzere iki sınıfa ayrıldığını öne sürüyorlardı. Marks. 4 Kasım 1864 tarihinde Engels’e yazdığı bir mektupta, Enernasyonal Toplantısında yapacağı konuÅŸmada, “milliyetler” tabiri yerine “memleketler” kelimesini kullanmayı tercih ettiÄŸini belirtiyordu.
Lenin ise, “burjuva milliyetçiliÄŸi” adım verdiÄŸi milliyetçiliÄŸin, bir milletin işçileri, proleterleri ile burjuvalarını bir araya getiriÅŸinden ve çeÅŸitli milletlerin proleterlerini birbirinden ayırışından yakınır. Lenin, “liberal burjuva milliyetçiliÄŸi”nin sınıf mücadelesine karşı silahının “milli kültür” olduÄŸunu ve bunu bir burjuva hilesi olarak kabul ettiÄŸini belirtir. Lenin’e göre milli ve manevi deÄŸerlerin kaybedildiÄŸi bir kültür meydana getirilmesi esastır. Bu da ancak proleter kültür olmalıdır.
Diğer taraftan marksist liderler uygulamada, mensup oldukları milletin refah ve mutluluğu için, marksizmi bir araç, bir paravan veya örtü olarak kullanmışlardır. Uygulamada ise Lenin, Rus milletinin, Mao, Çîn milletinin mutluluğunu her şeyin üstünde tutmuşlardır.
Atatürk, komünizm konusunda o önemde milleti bakınız nasıl uyarıyor!
“Biz ne BolÅŸevik, ne de komünistiz. Ne biri ne diÄŸeri olamayız. Çünkü, biz milliyetçi ve dinimize hürmetkarız.”
“Memleketimizin hali, sosyal sanılan, din ile milli ananelerinin kuvveti, Rusya’daki komünizmin bize uygulanmasına imkan olmadığı kanaati doÄŸurmuÅŸtur.!’
6- Yüzyılımızın Yükselen Değeri Milliyetçilik ve Türkiye:
a- Milli Hakimiyet:
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve baÅŸkenti ile topraklarının tamamına yakını galip devletler tarafından iÅŸgal edilmeye baÅŸlamıştı, imzalanan Sevr AnlaÅŸmasıyla Türkler’e Orta Anadolu’da küçük bir toprak parçası layık görülmüştü. İşte bu ÅŸartlar altında ordu mensuplarının liderliÄŸinde ve sivil kadroların da iÅŸtirakiyle Anadolu’da Milli Mücadele baÅŸlatıldı. Asker ve sivil kadroların birleÅŸtiÄŸi ana nokta. Türk vatanının düşman iÅŸgalinden bir an önce kurtarılması gerçeÄŸiydi. Türk vatanı ise, temelleri Erzurum Kongresi’nde atılan ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda ilan edilen “Misak-ı Milli” idi. Misak-ı Milli sınırlan içerisinde yaÅŸayan Türk milletinin kayıtsız ve ÅŸartsız milli hakimiyetini saÄŸlama düşüncesi, milliyetçi liderlerin baÅŸlıca gayesi durumuna gelmiÅŸti. Bu hareketin çekirdek kadrosunun başına Mustafa Kemal getirildi ve kendilerine de “Kuvay-ı Milliyeciler” denildi. Mustafa Kemal PaÅŸa, arkadaÅŸlarının görüş ve düşüncelerini her fırsatta açıklıyordu. Biz de Mustafa Kemal’in görüşlerini esas alarak konunun tespitine çalışacağız.
Mustafa Kemal’e göre Milli Mücadele’nin asıl gayesi iÅŸgal altında vatan topraklarını düşmanlardan kurtarmak ve bu topraklarda milletin hakimiyetini saÄŸlamaktı. Sürdürülen çetin mücadeleler sonucunda kurulan devlet teÅŸkilatına ve onun düzenine ait bir Anayasa vazedildi. Çünkü, “Türk”ün haysiyet, izzet-i nefs ve kabiliyeti çok yüksek ve çok büyüktü. Böyle bir milletin esir yaÅŸamaktansa ölmeyi tercih edeceÄŸi, dolayısıyla temel parolası da ya istiklal ya ölüm olmuÅŸtu. Mustafa Kemal, Mülkiye Mektebi öğrencilerine hitaben yaptığı bir konuÅŸmada, Türk milletinin hedefini ÅŸu ÅŸekilde açılıyordu. “Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceÄŸini, onun ebedi olduÄŸunu göstermelidir. Yüksek Türk! Senin için yükseklik hududu yoktur. İşte parola budur.”
Milli Mücadele liderleri Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya yüz tuttuÄŸu bir dönemde ortaya çıkarak, Türk milletine düşman unsurların devleti ortadan kaldırma ve bu devletin asli unsuru olan Türkleri imha etmekten baÅŸka bir düşünceleri olmadığını her yerde anlattılar. Bu gerçek karşısında Türk milleti yeni bir iman ve azimle devleti kurmaya muvaffak olmuÅŸtur, kurulan bu devletin dayandığı asıl temel de “istiklal-i tam” ve “bilakayd-ü ÅŸart hakimiyeti milliye”den ibarettir. Türk milleti son derece zor ÅŸartlarda elde ettiÄŸi bu hakimiyetin bir zerresini dahi feda etmemekte kararlıdır.
b-Millet Anlayışı:
Milli Mücadele liderlerine göre, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların tamamına “Türk milleti” deniyordu. Mustafa Kemal milleti hakkında düşüncelerini ÅŸu ÅŸekilde özetliyordu: “Türk milletinin cedd-i ilası Türk namındaki insan, Nuh Aleyhisselam’m oÄŸlu Yafes’in oÄŸlu olan zattır. Türkler 15 asır evvel Asya’nın göbeÄŸinde muazzam devletler teÅŸkil etmiÅŸ ve insanlığın her türlü kabiliyetine tecelligah olmuÅŸ birer unsurdur. Sefirlerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın sefirlerini kabul eden bir Türk devleti, ecdadımız olan Türk milletinin teÅŸkil eylediÄŸi bir devlet idi.”
Mustafa Kemal’in burada sözünü ettiÄŸi “Türk” hakkındaki bilgiler, destanlara dayanıyor. Bu yönde tarihi bir belge mevcut deÄŸildir. Ancak, Hunlar Çin elçilerini, Göktürkler de Bizans elçilerini kabul etmiÅŸlerdir, bu tür bilgiler tarihi kaynaklarda mevcuttur.
Mustafa Kemal ve arkadaÅŸları Milli Mücadeleyi baÅŸlattıklarında maddi güçten yoksun bulunuyorlardı. Ancak son derece büyük bir zenginlikleri vardı. Bu da “Büyük Türk milletinin asaletinden doÄŸan yüksek ve manevi bir kuvvetti ve bu kuvvete, yani Türk milletine güvenerek” iÅŸe baÅŸlamışlardı. Bu kuvvetse, milli sınırlar içerisinde kurulacak yönetimin Erzurum Kongresi’nde temelleri atılan hakimiyet-i milliye esaslarının uygulanmasını ve bu yönde teÅŸkilatlanmasını istiyordu. Türk milliyetçileri sor ve çetin mücadeleler sırasında ortaya çıkan milli mevcudiyetin temelini, milli ÅŸuur ve milli birlikte görüyorlardı.
Uyanan bu milli birlik ve milli ÅŸuurun bir itici güce ihtiyacı vardı. İşte bu güç Türk birliÄŸinin kudret ve kabiliyeti ile Türk vatanseverliÄŸinin çelikleÅŸmiÅŸ bir ifadesi olarak Türk ordusunu ortaya çıkarmıştı. Mustafa Kemal’in söyleÅŸiyle, Türk ordusu “Türk topraklarını ve Türk idealini tahakkuk ettirmek için sarf etmekte olunan sistemli çalışmalım yenilmesi imkansız teminatı” olarak görülüyordu.
c- Cumhuriyetin Hedefi: Demokrasi
Milli Mücadele liderleri, içinde bulundukları ağır ÅŸartların tahlilini iyi yapmışlardı. Bu yüzden ÅŸartların gereÄŸini yerine getirmek için yoÄŸun bir tempoda göre yapıyorlardı. Mustafa Kemal’e göre “yeni Türkiye’nin eski Türkiye” ile bir alakası yoktu. Ancak milletin deÄŸiÅŸmediÄŸi ve yeni devlerin, eski devleti meydana getiren ana unsur olan Türk milleti tarafından kurulduÄŸunun da ÅŸuurundaydı. Yeni kurulan devletin yönetim ÅŸekli bu dönende çeÅŸitli tartışmalara yol açmıştı. Mustafa Kemal PaÅŸa, bir Fransız dergisine erdiÄŸi demeçte yeni devletin rejimini ÅŸu ÅŸekilde özetliyordu:
“Åžurası unutulmamalıdır ki, bu tarz-ı idare, bir BolÅŸevik sistemi deÄŸildir. Çünkü biz ne BolÅŸevikiz, ne de komünist, ne biri ne diÄŸeri olamayız. Çünkü biz milliyetperveriz ve dinimize hürmetkarız. Hülasa bizim ÅŸekl-i hükümetimiz tam bir demokrat hükümettir.”
Mustafa Kemal, yeni rejimin ana ruhunu bu ÅŸekilde özetliyordu. Nitekim Türkiye’de yaÅŸayan insanlar ırken ve dinen, kültür yönünden bir ve beraberlerdi. Bu itibarla birbirlerine karşı son derece saygılı, gelecekteki ortak çıkarların bir arıda ve birlikte olduÄŸunun farkındaydılar.
Mustafa Kemal, yukarıda da izah edilmeye çalışıldığı gibi, “Türk milleti” fikrinde ısrarla durmuÅŸtur. İthal malı gibi gözüken görüşlere de “Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesi ile anlamlı cevap vermiÅŸ ve Türk damgasını vurmuÅŸtur. Dil, tarih, medeniyet, sanat, ekonomi ve siyaset gibi alanlarda her türden deÄŸerin millileÅŸmesi için çaba harcamıştır.
Alparslan Türkeş, bu değerler manzumesi ortamında yetişmiş, dünya görüşüne, hareket tarzına, duygu ve düşüncelerine işte bu milli değerler yön vermiştir.
7- TürkeÅŸ’in Milliyetçilik Anlayışı:
TürkeÅŸ, Türk milletinin yeni bir yolun yolcusu ve yeni bir kaderin sahibi olması gerektiÄŸini düşünüyordu. Bu yeni yol, Türkiye’yi bilimde, ahlakta, teknikte ve sanayide yeryüzünün en ileri ülkesi yapmak isteyenlerin yolu olacaktı.
Türkeş, tıpkı Orhun Kitabelerindeki gibi, geceyi gündüze katıp emek harcayarak, ter dökerek kendi düşünce eserlerini meydana getirecek ve Türk milletini kökünden koparmadan, bilimde, sanatta kanatlandırıp çağlar üzerinden uçuracak gerçek aydınlara ihtiyaç duyulduğuna işaret ediyordu.
TürkeÅŸ, bunun için sadist Slav marksizmine veya soÄŸuk Anglo-Sakson kapitalizmine sarılmaya gerek olmadığını, üçüncü bir yola ihtiyaç duyulduÄŸunu belirtti. Ülkede sosyal adaleti ve Türk milletinin toplum olarak büyük bir hızla kalkınmasını saÄŸlayacak yüzde yüz yerli ve milli bir doktrin olması gerektiÄŸini vurguladı. Bu doktrinin ruhunu “Her ÅŸey Türk milleti için, Türk’e doÄŸru ve Türk’e göre” prensipleri teÅŸkil etti. İşte TürkeÅŸ’in o ünlü “9 Işık Doktrini” bu düşüncelerin ürünüdür.
TürkeÅŸ Türkiye’de yaÅŸayan ve Türklüğü benimseyen, aynı kültürle yoÄŸrulmuÅŸ, aynı dine mensup insan topluluÄŸunun Türk milletini teÅŸkil ettiÄŸine inanır. Bu sınırlar dışında yaÅŸayanlarla birlikte çok büyük ve geniÅŸ bir aile olan Türkler’in, temel varlığı ve meselelerin çözüm yeri ve sahibi olarak Türkiye’yi gördüklerine inanır. Bu bakımdan Türkiye’nin birinci planda ele alınması, korunması ve yüceltilmesinin baÅŸlıca konuyu teÅŸkil ettiÄŸi görüşündedir.
Alparslan TürkeÅŸ’e göre Türk milliyetçiliÄŸinin temel görüşünü ÅŸu ÅŸekilde özetlemek mümkündür.
“Türk milletinden olmak, Türk milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aÅŸkı taşımak, vatan baÄŸlılık duygusu içinde bulunmak ve Türk milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakarlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve ÅŸuurudur. Bu duygu ve ÅŸuuru taşıyan herkes Türk’tür. Kalbinde yabancı baÅŸka bir milletin özlemini, özentisini taşımayan, kendisini Türk hisseden, Türklüğü benimseyen ve Türk milletine, Türk devletine hizmet aÅŸkı taşıyan herkes Türk’tür.”
TürkeÅŸ’in milliyetçilik anlayışının temelinde, Türk milletine karşı beslenen derin sevgi yatmaktadır. TürkeÅŸ;
“… Bizim milliyetçiliÄŸimiz, Türk milletine karşı duyulan derin ve köklü bir sevgi ve Türk milletinin içinde bulunduÄŸu müşkül durumdan bir an önce en modern, en ilmi metotlarla çıkarılarak en kısa yoldan modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini saÄŸlama duygusundan kuvvet alır” der.
TürkeÅŸ’in ortaya koyduÄŸu Türk milliyetçiliÄŸi anlayışında, baÅŸka milletlere karşı kin ve nefrete, gareze, öfkeye yer yoktur. .Türk milletine duyulan derin sevgi esastır.
TürkeÅŸ’in Türk siyasi hayatına kazandırdığı ve kitleleri derinden etkilediÄŸi milliyetçilik anlayışının yanına “Türkçülük” kavramını da oturtmak gerekir.
“Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü milletimiz Türk milletidir. Türkçülük Türk milletinim hayatının her safhasında yapacağı her ÅŸeyin Türk ruhuna, Türk geleneÄŸine uygun olması ve Türk’e yararlı olması amacının, fikrinin ön planda tutulmasıdır.”
Alparslan TürkeÅŸ’teki bu yüksek manevi anlayış, Ülkücülüğü doÄŸurmuÅŸtur. Türk muhitini en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarma, mutlu, müreffeh, bağımsız, hür ve kendi haklarına sahip bir hayata kavuÅŸturma ideali TürkeÅŸ’in ülküsünü oluÅŸturur.
“Bizim ülkücülüğümüz, daima gerçekçi olmayı ve giriÅŸilecek faaliyetlerde Türkiye’yi “hiçbir zaman tehlikelere, risklere, maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul eder.”
Alparslan TürkeÅŸ’e göre Türk milletinin “kutlu güç kaynaklarının” başında İslamiyet, milliyetçilik ve Türkçülük gelmektedir. Ayrıca birlik, beraberlik, iç barış ülküsü, cihan devleti kurabilme özellik ve kabiliyeti de Türk milletinin temel özellikleri arasında yer alır.
TürkeÅŸ, ülküsünü, idealini, sevdasını, aÅŸkını bilim adamları, aydınlar ve gençlerle paylaÅŸmıştır. Özellikle de gençlere hitab ederken Bilge KaÄŸan gibi; “Ey Türk! Titre ve kendine dön” diye kükremiÅŸ ve bu dönüş iki bine iki kala en yüksek temposuna ulaÅŸmıştır. Gençleri, aydınlan sevdasına ortak olmaya, yeni ufuklara çağıran TürkeÅŸ, Ülküsünü Bilge KaÄŸan’dan, Kür-Åžad’ın izinde Anadolu’ya kazımıştır:
“Ben Türk milletini:
Sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,
Rüşvet, hile ile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine,
Ahlaktan mahrum bir hürriyete,
Tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum.
Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısaca hak yolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum:
Yeniden maneviyata dönüş…
Türk aydınları, Türk gençliÄŸi, buluÅŸma yerimiz Büyük Türkiye’dir.”
TürkeÅŸ, ömrünü Türk milletine adamıştı. O’nun milliyetçilik anlayışı, yüksek ahlâkı, maneviyatı, elbette bu satırlara sığdırılamaz. O bir “Bozkurt” idi. O’nun heyecanını, ülküsünü duyabilmek, yaÅŸayabilmek, O’nu öğrenip anlayabilmek önemlidir.
“Dün Ergenekon ÅŸeddinden geçerken önümüzde bir Bozkurt vardı. Bugün Türklük için en iyiyi, en güzeli her ne pahasına olursa olsun elde etme mücadelesine binlerce Bozkurt olarak yürümekteyiz, yarın ise hür ve mesut ufuklara doÄŸru milyonlarca Bozkurt olarak koÅŸacağız.”
8- TürkeÅŸ’in Siyasi Hayatından Kesitler
Bugün 60′lı yaÅŸların üstünde olanlar, yani babalarımız, savaÅŸ, açlık, kıtlık, karne dönemlerini görmüşlerdir. Bu kuÅŸak, zor yılların da etkisiyle, yalnızca yaÅŸayabilmeyi, hayatta kalabilmeyi, daha açık söyleyiÅŸle midelerini düşünmüşlerdir. Bundan dolayı kendileri hiçbir zaman suçlanamaz.
TürkeÅŸ, Türk milletinin bir siyasi parti etrafında toplanması gerektiÄŸine inanıyordu. Sürgün dönüşü ayaklan havaalanında vatan topraklarına deÄŸer deÄŸmez bu düşüncesini hayata geçirmek için çalışmalara baÅŸladı. Türk gençliÄŸine Türk milliyetçiliÄŸi konularında bir öğretmen gibi dersler verdi. Gece gündüz çalıştı. Yorulmadı, yılmadı, yüksünmedi. Çalıştı, çalıştı, çalıştı… İhanetlere uÄŸradı, terk edildi, yalnız bırakıldı. En yakınlarından Türk milleti uÄŸruna ÅŸehit verdi. Ama o çelikleÅŸmiÅŸ iradesiyle, engin fikirleriyle her zaman çalıştı. Yılmadı…
Türk milletinin yeni bir ruhla silkinmiÅŸ evlatlara ihtiyacı vardı. Türkiye, 1960′ların özellikle ikinci yarısından baÅŸlayarak, 70′li yılların ortasına kadar unutturulmuÅŸ olan “Türk” kimliÄŸiyle yeniden tanıştı. Türk milletinin kalkınmış Ülkeler seviyesine çıkabilmesi için milli kimliÄŸin hakim kılınması ve yetiÅŸen gençlerin Türk olduÄŸunun idrakinde olması gerekiyordu. TürkeÅŸ’in Türk milletine ve Türk gençliÄŸine hatırlattığı vasılların başında “Türk milliyetçiliÄŸi” gelmektedir.
“Bizim Türk milliyetçileri olarak davamız, Türk milletinin varlığını yüceltmek ve ebediyyen devam ettirmek davasıdır. Bu fikrin, bu davanın üstünde baÅŸka hiçbir fikir, baÅŸka bir dava yer alamaz.”
TürkeÅŸ, “Türk” milletine mensup olduÄŸunun ÅŸuuruna varan gençlere 1970′li yılların ikinci yarısından itibaren dinlerini hatırlatmıştır, “İslam ahlâk ve fazileti” olarak tarif ettiÄŸi İslam dininin bütün gençlerin yüreklerinde duymasını saÄŸlamıştır. Şüphesiz TürkeÅŸ, Balıkesir yöresi Türkmen aÅŸiretlerinden Çipniler’in MHP‘ye ilhakı dolayısıyla yaptığı bir konuÅŸmasında, Alevi vatandaÅŸların da MHP‘ye katılması gerektiÄŸini ve Türk-İslam ülküsünü hayata geçirmek isteyen tek partinin MHP olduÄŸunu söylemiÅŸti. TürkeÅŸ bu konuÅŸmasını, “Yolumuz Allah yoludur” diyerek bitirmiÅŸ ve Alevi-Sünni ayırımının Türk mille! ine yapılabilecek en büyük kötülük olduÄŸunu belirtmiÅŸti. Bu açıklamadan sonra Alevi vatandaÅŸlarımız kitleler halinde MHP‘ye iltihak etmiÅŸti.
Gerçekten de o yıllarda Türkiye sağcı-solcu, Alevi-Sünni, ilerici-gerici olarak bölünmeye parçalanmaya çalışılıyordu. Komünistler bazen Atatürkçülük maskesi ardına sığınarak, bazen de halkların, işçilerin, emekçilerin ezildiğini öne sürerek bunları kendilerine kılıf yapmak suretiyle, Türk milletine yönelik saldırıları hep cepheden sürdürüyorlardı.
TürkeÅŸ ise o dönemde ortaya çıkarak, “Biz ne saÄŸcıyız ne solcu, Türk milliyetçisiyiz. Ancak, halkın anladığı manada saÄŸcı olabiliriz. Türk mîlletini ve vatanını kamplara bölmeyin. Sesimize kulak verin. Bu kavga saÄŸ-sol kavgası deÄŸildir, bir dış saldırıdır. Demokratik rejime yönelmiÅŸtir. Ülkeyi yıkmak istiyorlar” demiÅŸti.
Ancak o kara dönemde bazı çevreler bu sese kulak asmıyorlardı. Hem içeriden hem de dışarıdan pek çok iÅŸbirlikçi, TürkeÅŸ aleyhine kampanyalar, yürütüyorlardı. FaÅŸist dediler, Irkçı dediler. Kafatasçı dediler. Fakat o bunların hiçbirisinden yılmadı. Çünkü söylenenlerin hiçbirisi deÄŸildi. O Türk milletinin “BaÅŸbuÄŸu” idi.
Yerli ve yabancı ihanet ÅŸebekelerinin ve gafillerin uzantıları TürkeÅŸ’i yıkmak, TürkeÅŸ’i karalamak, TürkeÅŸ’i yok etmek için türlü oyunlara baÅŸvurdular. O bunların hepsini zamanında öğrendi. Gereken tedbirleri aldı.
Çünkü Türkeş, Türk milletine güveniyordu.
TürkeÅŸ gür sesiyle millete yaptığı çaÄŸrıyı sürekli tekrarlıyordu: “Bizleri milliyetçi Türkiye’ye götürecek ana ilkeler, temel hedefler Dokuz Işık Doktrini’nde gösterilmiÅŸtir. İdeolojimiz, çağın en dinamik ideolojisi, Türk milliyetçiliÄŸidir. Dokuz Işık Doktrini ve Türk milliyetçiliÄŸi ideolojisini sizlere takdim ediyorum. Bunları sonuna kadar savunacak, Türkiye’nin en ücra köşesine kadar yayacaksınız.”
12 Eylül harekatıyla Türk milliyetçilerinin kervanı basıldı. Kervan yağmalandı. Çünkü Türkeş iktidara yürüyordu. C-5 tezgahından pek çok ülkücü geldi geçti. Kışın zemherisinde çırılçıplak soyularak gecenin karanlığında kilometrelerce yürütülen Ülkücüler vardı. Elektriğin tuzlu acısını hücrelerinin her zerresinde hisseden Ülkücüler vardı.
Türk milleti için çekilen acılara, sıkıntılara, ayrılıklara, gözyaşına rağmen, Türkeş yılmamıştır. Tutsaklık günlerinden sonraki bir görüşmede, şöyle diyordu:
“Dünyanın her yerinde Türkler yaÅŸamaktadır. Dünyanın dört bir yanına dağılan, dal budak salan Türkler’i, önce bulundukları yerlerde teÅŸkilatlandırmak gerekir. Ardından bu teÅŸkilatlar yılın belli gününde bir araya gelip “Dünya Türkleri Kurultayı” tertiplenmelidir. Bunu Yahudiler, Ermeniler, Çinliler, Yunanlar ve daha pek çok millet yapıyor. Türkler’in büyük bölümü ise esirdir…”
TürkeÅŸ, basılan kervanı, yabalanan kıymetleri yeniden toplarlamak için gece gündüz çalıştı. Yok olan teÅŸkilatı yeniden toparladı. Türkmen atasözünü ne güzel söylemiÅŸ: “Göç yolda dizilir…”
“Emanet olunan davayı kucakladım. Hiç arkama bakmadan, tereddütsüz, hiçbir ÅŸeye aldırmadan yürüyorum. İleriye doÄŸru yürüyoruz. Hızlanıp koÅŸmak gayreti içindeyiz.. KoÅŸacağız. İleriye gittikçe geride kalmayıp, beni takip edin. Bu mücadelede her hangi bir sebeple ben düşersem bayrağı kapın, daha ileriye gidin.”
1991 yılında yapılan seçimlerde Türkiye yeni baştan nefes aldı.
Ancak Türkiye’nin bütünlüğü tehlikedeydi. Milletin birlik ve beraberliÄŸine kasteden hain çeteler yine sahnedeydi. VatandaÅŸlarımız-her gün ölüyordu. Askerimiz, polisimiz ÅŸehit ediliyordu. Ülkede Türk-Kürt ayrımı yapılıyordu. Alevi-Sünni çatışması körükleniyordu. Türkiye; güzelim vatanımız, birkaç cepheden kamplara ayrılmak isteniyordu. Anaların gözyaşı dinmiyordu. İki aylık kundaktaki bebelerin üstüne ÅŸarjörler boÅŸaltılıyordu. Oyun aynıydı: “Parçala-birbirine vurdur-kırdır…” Dün oynananlar aynıydı. Oyuncular da aynıydı. Türk milletine ve Türkiye’ye melanetlerini kusanlar, bugün de aynı.
GeçmiÅŸte bunların sebebi olarak gösterilen MHP ne yapıyordu? TürkeÅŸ’in yıllar önce ortaya koyduÄŸu gerçekler, artık devlet politikası haline gelmiÅŸti. TürkeÅŸ’i zindanlara koyanlar, O’nun görüşlerini, reçetelerini uyguluyorlardı.
TürkeÅŸ’e karşı en haksız, en ağır ithamlarda bulunanlar, TürkeÅŸ’ten bir özür bile dilemediler. TürkeÅŸ ise, böyle bir ÅŸartı elinin tersiyle itiyordu.
Türkeş bunlara ne dedi:
“Türkiye’nin dışında Türkler var. Türkiye kardeÅŸlerinin hürriyet ve müstakilliÄŸini kazanabilmesi için her yola baÅŸvurmalıdır.”,
Anadolu’da yaÅŸayan Türkler varlık mücadelesini verirken, bütün Türk Dünyası’nın varolma savaşım sürdürürken, ayıplanan, suçlu görülen, ırkçı denilen, Turancı(!) diye horlanan TürkeÅŸ, herkesin Türk cumhuriyetleri ile kucaklaÅŸmasını, hatta bunun yeterli olmadığını söyleyerek hükümetlere yüklenilmesini, sitem edilmesini sevinçle karşıladı. Bunun yanısıra hiçbir zaman gurura kapılmadı. Çünkü O BaÅŸbuÄŸu idi, Türk milletinin BaÅŸbuÄŸu…
Türk töresine göre, babanın sağlığında evladın malı olmaz. Evlatlar, babanın sağlığında hiçbir hak iddia edemezler. Ancak ölüm hak, miras helaldir. Ata ise, evlat için can kadar azizdir, kutsaldır. Çünkü insanın babasını seçme hakkı bulunmadığı gibi, yeni bir ata elde etmesi de mümkün değildir. Bu durumda evlada düşen, babasının dizi dibinde oturup, onun ağzından çıkacak her sözü emir belleyip harfiyyen yerine getirmektir. Tabii bu söylediklerimiz, Oğuz töresini içine sindirenler içindir. Türklerde töreler her şeyden üstündür.
Töreleri aziz bilenler, TürkeÅŸ’in dizinin dibinden ayrılmadılar. Çünkü O’na inanmışlardı. TürkeÅŸ’e güvenmiÅŸlerdi.
TürkeÅŸ, devlet adamlığının gereklerini yerine getirerek Türk milletinin dertlerine çareler üretmeye devam ediyordu. Kamuoyundan büyük bir destek saÄŸlamıştı. Yapılan yoklamalarda en önde çıkan TürkeÅŸ’ti. TürkeÅŸ, iÅŸi sıkı tutuyordu. Her fırsatta kervanı basmak isteyen uÄŸrulara karşı daima uyanık, ihtiyatlı, tedbirli ve zinde olmuÅŸtur, Türk milletine yaptığı çaÄŸrılarda, Hacı BektaÅŸ Veli’nin buyurduÄŸu gibi “Gelin canlar bir olalım” diyordu. Ancak çaşıtlan, uÄŸruları, iblisleri, kırmızı sakalları çok iyi tanıyordu. “Gel kim olursan ol gel. Tövbeni yüz bin kere bozmuÅŸ olsan da yine gel” demiyor muydu Mevlana? TürkeÅŸ Halil İbrahim sofrasıydı. Gelenler kim olursa olsun, ancak kısmeti kadar alabilirlerdi bu Yesevi Ocağı’ndan.
TürkeÅŸ’in ocağında hafız kadar duru berrak zihinler, dimaÄŸlar, Yusuf yüzlüler vardı. Çetin günlerde her türlü zorluÄŸu gül bahçeli otaÄŸlara çevirmiÅŸlerdi. Bunu baÅŸaran isimsiz kahramanlardı. Gel, kim olursan ol yine gel: “Yel kayadan ne alır?”
TürkeÅŸ, tutsaklık günlerinin sonunda söylediÄŸi hayaline nihayet kavuÅŸmuÅŸtu. Bir 21 Mart gününde, Bozkurtlar Ergenekon’dan yine çıkmışlardı. Bu Nevruz gününde, baÅŸta yine o vardı. Hem de en baÅŸta yürüyordu. Antalya’da bir araya gelen Türk Dünyası’nın aksakalları, liderleri, aydınları, okumuÅŸları, ozanları, yöneticileri… hepsi hepsi oradaydılar. Onlar BaÅŸbuÄŸlarını selamlamaya gelmiÅŸlerdi: “Selam sana BaÅŸbuÄŸum.” Nevruz gününde, Ulıstın Ulu Kününde, o aziz günde, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, Sibirya’dan Hint ülkesine, maÄŸrıbtan maÅŸrıka kadar bütün Türk Dünyası’nın elçileri, BaÅŸbuÄŸ’u selamlamaya koÅŸmuÅŸlardı. Yere diz vurup baÅŸ eÄŸdiler. “Selam sana BaÅŸbuÄŸum…”
BaÅŸbuÄŸ bir bilge kiÅŸiydi. BaÅŸbuÄŸ bir erdemli kiÅŸi idi. BaÅŸbuÄŸ bir koca kiÅŸi idi. BaÅŸbuÄŸ bir aksakal idi. BaÅŸbuÄŸ bir dünya lideri idi. BaÅŸbuÄŸ bir kor ateÅŸ idi. BaÅŸbuÄŸ bir yumuÅŸak ipek idi. BaÅŸbuÄŸ bir yürek idi. BaÅŸbuÄŸ Bozkurtlarını kucaklayan bir çift kol idi…
“DeÄŸerli dava arkadaÅŸlarım. Türkiye’nin bugün her dönemden daha çok birliÄŸe ve beraberliÄŸe ihtiyacı vardır. Ayrılık tohumları ekenlere karşı, hassas olalım. Birlik, beraberlik, sabır, hoÅŸgörü, sevgi ve kardeÅŸlikten yana olalım. Kutsal davamızı ileri götürmek için canla baÅŸla çalışalım. Allah yardımcımız olsun.”
BaÅŸbuÄŸ böyle diyor, emrediyor. Bozkurtlar, dün olduÄŸu gibi, bugün de yarın da TürkeÅŸ’in arzularını emir kabul edip, açtığı yoldan, onun önderliÄŸinde kutlu yarınlara adım adım ilerleyeceklerdir. Çünkü Ülkücüler söz vermiÅŸlerdir. Ülkücüler sözünün eridir. TürkeÅŸ’in diktiÄŸi Kızılelma tuÄŸunu kapıp yükseklere, daha yücelere taşımak için yarış içerisindedirler.
9-Sonuç
BaÅŸbuÄŸ, Etlik Kasalar’daki bir mitingde, Bozkurtlar’ın azim ve iradesi, milletin kararlılığı ile komünizmin çöktüğünü anlatıyordu. Kızılelmayı ise Saraybosna’ya, Kafkaslar’a, Tanrı DaÄŸları’na, Ötüken’e diktiÄŸini söylüyordu. TürkeÅŸ, Türk milletinin önündeki en önemli zorluÄŸun, “cahillik” olduÄŸunu vurgulayarak, buna karşı savaÅŸ açtığını ilan ediyordu: “Bilge kiÅŸiye bilgili Bozkurt gerektir.” TürkeÅŸ, diyordu:
“Çöken marksizm karşısında Turan bayrağı yükselmektedir.”










Yorum Yap